

Kanka, bu hikaye sinema tarihinin en baba, en varoluşsal dertli mevzularından biri; hani bir adamın sıradan bir günün ardından yavaş yavaş küçülmeye başlamasıyla tüm dünyasının, hatta kendi evinin bile devasa bir cehenneme dönüşmesini izlerken resmen insanın içi daralıyor. O meşhur örümcekle yapılan o efsanevi yaşam mücadelesi ya da bir kediyle burun buruna gelmenin dehşeti, modern görsellikle birleşince sadece bir görsel şölen değil, insanın o koca evrende aslında ne kadar küçük ama bir o kadar da dirençli olduğunu tokat gibi yüzüne çarpan harbi bir serüvene dönüşüyor. Adamın boyu kısaldıkça ruhunun devleşmesi, o “hâlâ varım” diye haykıran delikanlı duruşu insanı öyle bir etkiliyor ki, bittiğinde seni tavanı izleyip “ben kimiz, nereye gidiyoruz?” diye derin derin sorgulatacak kadar samimi ve sarsıcı bir iş bu; mısırını patlatıp bu minik adamın devasa dünyasında kaybolurken o harbi atmosferin tadını dibine kadar çıkar kanka!